“`html
Haber
Günün Analizi | Boğaz’ın Stratejik Rolü: Türkiye 2026’da Nereye Gidiyor?
Türkiye, 2026 yılına yaklaşırken, askeri gücünü hem bölgesel hem de uluslararası alanda siyasi bir strateji haline dönüştürmeyi hedefliyor. Ancak bu hedefe ulaşmanın maliyetini, ekonomi ve sosyal dengeler üzerinde ağır bir yükle ödemekte. Batı, uzun yıllar boyunca Ankara’yı “ikincil aktör” olarak düşünse de, günümüzde Türkiye, göz ardı edilemeyecek bir güç haline geldi. Ancak bu güç, zamanla daha ziyade yapısal bir yük olarak karşımıza çıkıyor.

Özet:
Türkiye, 2026 yılına yaklaşırken askeri gücünü bölgesel ve küresel boyutta siyasi bir etkiye dönüştürmeye çalışmakta, ancak bunun bedelini ekonomi ve toplumsal dengesizlikler üzerinden ödemekte. Uzun yıllardır “ikincil aktör” olarak değerlendirilen Ankara, şimdi artık görmezden gelinmeyecek bir güç haline gelmiştir. Ancak bu güç, zamanla bir avantaj olmaktan çok, yapısal bir yük haline dönüşmektedir.
Batı’nın “Sorunlu Ülkesi” Olmaktan Çıkış
Uzun yıllar boyunca, Türkiye uluslararası arenada eşit bir aktör olarak algılanmadı. Batılı siyasetçiler, Ankara’yı genellikle yönlendirilmesi gereken “sorunlu bir ülke” olarak değerlendirdi. Avrupa’da, Türkiye için “yeterince demokratik değil” eleştirileri yapılırken, ABD açısından ise Türkiye bir müttefik olarak kalmasına rağmen güvenilirliği sorgulandı.
Türkiye’nin Batı ile olan ilişkileri esas olarak NATO üyeliği çerçevesinde şekillenmiştir. Stratejik konumu —Rusya, Orta Doğu ve Balkanlar’ın yakınında bulunması— Ankara’yı NATO’nun güneydoğu kanadında vazgeçilmez bir aktör konumuna getirmiştir. Bu ise Türkiye’ye, NATO ittifakı ile her zaman örtüşmeyen politikalar izleme imkanı sağlamıştır. 1960-1997 yılları arasındaki askeri müdahaleler, 2016 darbe girişiminden sonraki olağanüstü hal ve 1974’ten bu yana süregelen Kuzey Kıbrıs’taki askeri varlık, bu durumun bir parçasıdır.
Erdoğan Dönemi: Askeri Gücün Siyasi Araç Olarak Kullanımı
Son yıllarda, Batı’daki olumsuz yaklaşımlar yerini artan bir tedirginliği bırakmıştır. Cumhurbaşkanı Erdoğan liderliğinde Türkiye, kendisini bağımsız bir güç olarak konumlandırırken, NATO içindeki özel statüsünü zorlamış durumda. Geçmişte “ikincil bir aktör” olarak değerlendirilecek adımlar, artık Batı başkentlerinde dikkatle takip edilmektedir. Bu değişim, Türkiye’nin artık görmezden gelinemeyecek bir aktör olmayı seçtiğini göstermektedir.
Askeri Çatışmalar ve Stratejik Girişimler
Türkiye, askeri gücünü neredeyse tüm bölgelerde siyasi nüfuza dönüştürmeye çalışmaktadır:
- Suriye: Türkiye, doğrudan kontrol alanları oluşturarak kuzeyde fiili güç sağladı ve düzenli birlikler konuşlandırdı, ayrıca İsrail’in askeri stratejilerini de izlemekte.
- Libya: Askeri danışmanları, İHA’ları ve doğrudan müdahaleleriyle Trablus hükümetinin varlığını sürdürmesinde kritik bir rol üstlendi.
- Kafkasya: Azerbaycan’a sağlanan askeri destek, Karabağ savaşı sonucunu doğrudan etkiledi.
- Doğu Akdeniz: Deniz yetki alanlarında donanma gücü ile etkinlik sağlama hedeflendi; Türkiye, şu anda dünyanın en büyük sondaj filosuna sahip olma yolunda ilerliyor.
- Afrika Boynuzu: Askeri anlaşmalar, üsler ve güvenlik iş birlikleriyle etkinliğini artırmayı planlamakta; Somali’de deniz ve lojistik üslerin kurulması gündemde.
Bu adımlar, Türkiye’nin bölgesel düzeni yalnızca izlemekle kalmayıp, şekillendirmek isteyen bir aktör olduğunu ortaya koymaktadır.
İsrail ile İlişkiler: Açık Bir Strateji
Türkiye-İsrail ilişkilerinde artık sadece sert söylemler değil, aynı zamanda açık bir stratejik planlama söz konusudur. İktidara yakın Yeni Şafak gazetesi, kısa bir süre önce İsrail’i “Türkiye’nin bir numaralı tehdidi” olarak değerlendirdi.
Ankara, Hamas’a sağladığı desteği yalnızca “Filistin davası” bağlamında değil, kurumlar arası bir destek olarak sunmakta. Türkiye, Suriye’deki askeri varlığı ile Kürtler ve Dürziler üzerinde etkili olmayı sürdürmekte ve Gazze’nin güvenlik ve yönetim yapısında aktif rol talep etmekte.
Bu yaklaşım, Türkiye’yi bir arabulucu olmaktan çok, sahada doğrudan taraf haline getirirken, İsrail ile doğrudan askeri çatışma riskini artırıyor. Ankara’nın hedefi ise İsrail’in hareket alanını Suriye’den Gazze’ye, Kızıldeniz’den Afrika Boynuzu’na kadar sınırlamaktır.
Askeri Güç ile Ekonomik Yük Arasındaki Denge
Bu analizdeki temel argüman netleşiyor: Türkiye, askeri gücünü bir diplomasi aracı yerine, güvensizlik ve dini-siyasi gerilim sembolü haline dönüştürmüştür. Savunma sanayii, devasa yatırımlar gerektirmekte; buna rağmen:
- 2024’te enflasyon %75’e kadar yükselebilir; 2025’te kısmen düzelme görülse de hala yüksek kalması bekleniyor.
- 2026 için de çift haneli enflasyon beklentileri devam etmekte.
- TCMB, Aralık 2025’te faiz oranını %38 civarında tutmak zorunda kalmıştır.
- Yüksek faizler, kredi maliyetlerini artırırken, büyüme, tüketim ve istihdamı da baskılamaktadır.
Bu tablo karşısında hükümet, savunma sanayii için yıllık 80 milyar TL’yi aşan yeni vergi ve harçlar öngören düzenlemeleri gündeme getirmiştir. Bu durum, artan güvenliğin giderek daha fazla mali yük haline geldiğini göstermektedir.
Sosyal Ayrışma Derinleşiyor
Ekonomik baskılar, Türkiye’nin kronik sosyal sorunlarını daha görünür hale getiriyor:
- Yoksulluk oranı artmakta ve temel hizmetlere erişim zorlaşmaktadır.
- Bölgesel eşitsizlikler —batı ile doğu arasındaki farklar— kalıcı hale gelmektedir.
- Kadınların iş gücüne katılımı, siyasette ve güvenlikte ciddi dezavantajlarla karşı karşıya kalmakta. 2024 itibarıyla Meclis’te kadın oranı %20’nin altında.
Kadına yönelik şiddet ve cinayetler, hükümete olan eleştirilerin merkezinde yer alıyor.
Görünüşte Güçlü, Fakat Kırılgan Bir Devlet
Milliyetçi söylem ve güç gösterileri, eleştirileri bastıran bir siyasi meşruiyet aracı haline gelmiş durumda. Ancak bu strateji, toplumda güven ve uzun vadeli istikrar yaratmıyor.
Türkiye tarihi, baskı dönemlerinde askeri müdahalenin istisna değil, sistemin bir parçası olduğunu göstermektedir. Örneğin, toplumsal tepkilerin tamamen bastırılamayacağı, ancak olası değişimlerin “sokaktan” değil, elitler üzerinden geleceği ihtimal dahilindedir.
Analiz Sonucu: 2026 Türkiye’si
Analiz, Nasreddin Hoca hikayesi ile son buluyor: Hoca, pazarda silahlı ama yalınayak dolaşır. “Neden ekmek yerine silah aldın?” diye sorulduğunda, “Olmayan ekmeğimi çalmasınlar diye.” der.
BESA’nın görüşüne göre Türkiye 2026’da tam da bu noktadadır: Devasa bir askeri yapı inşa ederken, toplumsal ve ekonomik sorunlar içten içe erimektedir. Güç, bir avantaj olmaktan ziyade, giderek artan bir yük haline dönüşmektedir.
Kaynak: Begin–Sadat Center for Strategic Studies (BESA)
Yazar: Prof. Efrat Aviv
Özel raporlarımıza abone olmak ister misiniz? Raporlarımız kurumsal müşterilere yöneliktir. Abonelik ücretlidir. Koşulları öğrenmek için bize e-mail atın: [email protected]
“`